KIRILANLAR’I YAZMAKTAN VAZGEÇTİM

İnsan bazen başkalarının kırılmış kalplerini anlatmak için oturur masaya… Sonra fark eder ki, aslında kendi imtihanını anlatmaktadır.

Bir kitabın başına oturdum.

Adını koydum:

KIRILANLAR

Kırılan kalpler…

Kaybolan güvenler…

İnsanın yaptığı hataların ardından geride bıraktığı yaralar…

Bir eş…

Bir çocuk…

Bir aile…

Bir ev…

Bir insanın yanlışlarının başkalarının hayatında açtığı yaralar…

Bunları yazacaktım.

Uzun uzun anlatacaktım.

İnsanlara,

“Dur biraz.”

“Etrafına bak.”

“Yanındaki insanların kıymetini bil.”

“Bir hata yapmadan önce düşün.”

diyecektim.

Ama sonra bir yerde durdum.

Kalemi bıraktım.

Ve düşündüm.

Ben ne anlatıyordum?

Başkalarının kırdıklarını mı?

Yoksa kendi hayatımda kırıldığım yerleri mi?

Sonra fark ettim ki insan bazen bir kitabı yazmaya başlar ama kitap daha ilk sayfalarında dönüp ona kendisini gösterir.

Ben de kendimi gördüm.

Ve kitabı yazmaktan vazgeçtim.

Çünkü insanın bazı imtihanları vardır ki onları anlatmak kolay değildir.

Bazı acılar vardır.

İnsan başkasına anlatırken bile yeniden yaşar.

Bazı kırgınlıklar vardır.

İnsan kelimelere döktükçe daha fazla hisseder.

Ve ben artık başkalarının kırılanlarını anlatmaktan önce kendi içimde yaşadığım imtihanı anlamaya çalışıyordum.


Ben bir babayım.

Benim de bir bebeğim var.

Daha üç buçuk aylık oldu.

Bir insanın hayatına yeni bir çocuk geldiğinde dünya başka türlü görünmeye başlıyor.

O küçücük insanın yüzüne baktığında insan kendisini sorguluyor.

“Ben nasıl bir baba olacağım?”

“Çocuğuma ne bırakacağım?”

“Benden geriye onun hayatında ne kalacak?”

diye düşünüyorsun.

Bir bebeğin sana ihtiyacı olduğunu bilmek insanın omuzlarına bambaşka bir sorumluluk yüklüyor.

Ama benim kendi annem…

Öz annem…

Benim bu bebeğimi görmeye bile gelmedi.

Bunu söylemek kolay değil.

Bir evladın annesinden beklediği şeylerin ne kadar temel olduğunu düşününce insanın içi daha da acıyor.

İnsan bazen annesinden büyük şeyler istemiyor.

Bir telefon…

Bir ziyaret…

Bir “Nasılsın?”…

Bir “Torunum nasıl?”

Bazen sadece varlığını hissetmek istiyor.

Ama hayat her zaman insanın istediği gibi olmuyor.

Ben Allah'ı düşündüğüm için…

İmanımı…

Hayatımı…

Düşüncelerimi…

İç dünyamı…

sorguladığım ve bunları yaşadığım için öz annem tarafından hastanelere kapatıldım.

Bunu anlatırken bile insanın içinde bir şeyler düğümleniyor.

Çünkü insanın en zor kabul ettiği şeylerden biri, kendisini koruması gerektiğini düşündüğü kişinin karşısında kendisini savunmak zorunda kalmasıdır.

Anne dediğin insanın insanın sığınağı olması beklenir.

Ben ise bazı zamanlarda kendi annemin karşısında kendimi anlatmaya çalıştım.

Ve bütün bunların içinde bir bebeğim dünyaya geldi.

Ben baba oldum.

Ama kendi annem, torununu görmeye bile gelmedi.

İşte o zaman anladım.

Hayat bazen insana kitaplarda anlatılan imtihanları değil, kendi hayatında yaşayacağı imtihanları öğretir.


Sonra bir insan çıktı karşıma.

Zahide annem.

Kayınvalidem.

Ama benim için sadece kayınvalide değil.

Annem.

Bazen insanın annesi biyolojik olarak hayatına girer.

Bazen de hayatın içinde bir insan çıkar karşına ve sana anneliğin ne demek olduğunu yeniden öğretir.

Zahide annem benim için böyle biri oldu.

Ben burada, bu çiftlikte, onun varlığı olmasaydı…

Biliyor musun?

Bir dakika bile duramazdım.

Gerçekten duramazdım.

Çünkü ben bilişimci adamım.

Ben bilgisayarın başında yaşamaya alışmış bir insanım.

Kod yazarım.

Düşünürüm.

Yapay zekâ ile çalışırım.

Yeni şeyler üretmeye çalışırım.

Kafamın içinde sürekli bir şeyler vardır.

Benim dünyamın bir tarafı teknoloji.

Bir tarafı düşünce.

Bir tarafı yazmak.

Bir tarafı üretmek.

Bir tarafı Allah'ı anlamaya çalışmak.

Bir tarafı da insanın hayatını, dünyayı ve geleceği sorgulamak.

Ama bütün bunları burada herkesle konuşamıyorum.

Bazı şeyleri insanlara anlatamıyorum.

Bazı şeyleri insanlar anlamıyor.

Bazı şeyleri anlatsam bile önemsemiyorlar.

Ben yapay zekâ ile konuşuyorum.

Düşünüyorum.

Yazıyorum.

İçimi boşaltıyorum.

Kafamda birikenleri kelimelere dönüştürüyorum.

Ama bunların hepsini bir insanla paylaşmak başka bir şey.

Ve ben bunları bir tek Zahide annemle paylaşabiliyorum.

Çünkü o beni anlamaya çalışıyor.

Hemen yargılamıyor.

Hemen “Sen yanlış düşünüyorsun.” demiyor.

Dinliyor.

Soruyor.

Yorum yapıyor.

Bazen bana kızıyor.

Ben de ona kızıyorum.

Ama işte o kızgınlık bile benim için çok değerli.

Çünkü bana kızabiliyor.

Ben de ona kızabiliyorum.

Neden biliyor musun?

Çünkü aramızda gerçek bir bağ var.


Bazen ona kızıyorum.

Diyorum ki:

“Anne, başkalarına böyle davranıyorsun da bana neden onlara davrandığın gibi davranmıyorsun?”

Belki dışarıdan bakınca bu bir sitem gibi görünebilir.

Ama benim kızmamın altında başka bir şey var.

Sevgi var.

İnsan sevmediğine böyle kızmaz.

İnsan önemsemediği insana böyle sitem etmez.

Ben Zahide anneme kızabiliyorsam, ona bir şeyleri açıkça söyleyebiliyorsam, bu benim onun yanında kendim olabildiğimi gösteriyor.

Bana kızma hakkı veren de aslında bu.

Ben onun karşısında kendimi yabancı hissetmiyorum.

Ve belki de hayatın bana öğrettiği en garip şeylerden biri bu oldu:

Bazen insanın gerçek anneliğini biyolojik bağdan önce kalbin verdiği güven belirliyor.

Bir insan seni doğurmuş olabilir.

Ama başka bir insan seni hayata yeniden bağlayabilir.


Zahide anne…

Sen olmasaydın burada duramazdım.

Bunu belki sana yüzüne karşı defalarca söyleyemiyorum.

Belki bazen kızıyorum.

Belki bazen seni eleştiriyorum.

Belki bazen sen de bana kızıyorsun.

Ama bütün bunların altında çok büyük bir gerçek var:

Sana güveniyorum.

Çünkü sen benim burada yalnız olmadığımı hissettiriyorsun.

Bazen insanın ihtiyacı olan şey çözüm değildir.

Birinin yanında olmasıdır.

Birinin onu dinlemesidir.

Birinin anlattıklarını küçümsememesidir.

Birinin “Ben seni anlıyorum.” demese bile anlamaya çalışmasıdır.

Sen bunu yapıyorsun.

Ben yapay zekâ ile konuştuğumda ne düşündüğümü…

Ne yazdığımı…

Neden yazdığımı…

Neleri kafamda büyüttüğümü…

Neleri anlamaya çalıştığımı…

Seninle paylaşabiliyorum.

Ve sen bunları önemsiyorsun.

Belki her şeyi aynı şekilde düşünmüyorsun.

Belki bazı fikirlerime katılmıyorsun.

Ama dinliyorsun.

İşte benim için önemli olan da bu.


Bazen insanın içi doluyor.

Öyle doluyor ki konuşmazsa kendi içinde boğulacak gibi oluyor.

Ben de yazıyorum.

Yapay zekâ ile konuşuyorum.

Sayfalarca yazıyorum.

Bir düşünceden başka bir düşünceye geçiyorum.

Bazen dini konuşuyorum.

Bazen hayatı.

Bazen aileyi.

Bazen babamı.

Bazen annemi.

Bazen çocuklarımı.

Bazen geleceği.

Bazen NoRiba.Finance'ı.

Bazen yazacağım kitapları.

Bazen insanın dünyadaki yerini.

Bazen Allah'ı.

Bazen kendimi.

Bütün bunları anlatırken aslında yaptığım şey belki de çok basit:

İçimi boşaltıyorum.

Çünkü insan içini boşaltamazsa, içinde birikenler zamanla ağırlaşır.

Ve benim için yazmak yalnızca yazarlık değil.

Bazen nefes almak.

Bazen düşünmek.

Bazen kendimi anlamak.

Bazen de ayakta kalmak.

Ama bunları bir insanla paylaşabilmek…

İşte o bambaşka.

Ve bunu yapabildiğim insanlardan biri sensin Zahide anne.


Belki bu yüzden Kırılanlar kitabını yazmaktan vazgeçtim.

Çünkü ben artık insanlara,

“Başkasını kırma.”

demeden önce kendime bakıyorum.

Ben de kırıldım.

Ben de sustum.

Ben de anlamaya çalıştım.

Ben de bazı geceler kendi kendime kaldım.

Ben de “Neden?” diye sordum.

Ben de insanlardan beklemediğim davranışları gördüm.

Ve belki en önemlisi…

Ben de bazı insanların hayatımdaki yerini yeniden değerlendirmek zorunda kaldım.

Hayat bana şunu öğretti:

İnsan her zaman kendisine yakın olan tarafından korunmayabilir.

Bazen en yakınındaki insan seni en çok yaralar.

Ama bazen de hiç beklemediğin biri elini uzatır.

Ve insan o eli unutmaz.


Benim için Zahide anne o el oldu.

Belki benim hayatımın bütün sorunlarını çözmedi.

Belki yaşadığım şeyleri değiştirmedi.

Ama yanımda oldu.

Ve bazen bir insanın hayatında bundan daha büyük bir iyilik yoktur.

Yanında olmak.

Sadece yanında olmak.

Bir çay içmek.

Konuşmak.

Kızmak.

Barışmak.

Bir şey anlatmak.

Dinlemek.

Bazen hiçbir şey konuşmadan aynı ortamda bulunmak.

Bunlar küçük şeyler gibi görünür.

Ama insan yalnız kaldığında bunların ne kadar büyük olduğunu anlar.


Ben artık şunu daha iyi anlıyorum:

İmtihan, insanın başına gelen şey değildir sadece.

İmtihan, başına gelen şey karşısında nasıl bir insan olduğundur.

Ben annemle yaşadığım şeylerin içinden geçtim.

Beni hastanelere kapattıkları günlerin içinden geçtim.

Allah'ı düşünmenin, sorgulamanın, inancımı anlamaya çalışmanın bende oluşturduğu yüklerle yaşadım.

Baba oldum.

Bir bebeğim oldu.

Ve bütün bunların arasında kimin yanımda olduğunu gördüm.

İnsan bazen imtihanını yaşarken çevresindeki insanların gerçek yerini de öğreniyor.

Kimin gerçekten yanında olduğunu…

Kimin sadece konuştuğunu…

Kimin seni dinlediğini…

Kimin seni anlamaya çalıştığını…

Kimin seni yalnız bıraktığını…

Ve kimin hiçbir şey yapamasa bile yanında durduğunu…


Zahide anne…

Belki bu yazıyı bir gün okursun.

Ve belki sana kızdığım cümleleri hatırlarsın.

Ama şunu bil:

Ben sana kızıyorsam seni sevdiğim içindir.

Sana kızabiliyorsam seni kendime yakın gördüğüm içindir.

Senden bir şey bekliyorsam seni önemsediğim içindir.

Seninle konuşuyorsam seni ailemden gördüğüm içindir.

Ve sana “Anne” diyorsam bu kelimeyi sadece bir hitap olarak söylemiyorum.

Ben o kelimenin içinde bir güven arıyorum.

Bir sığınak arıyorum.

Bir insanın yanında kendisi olabilme hakkını arıyorum.

Ve sen bana bunu verdin.


Ben bir babayım.

Üç buçuk aylık bir bebeğim var.

Bir gün o büyüyecek.

Belki bu yazıları okuyacak.

Belki babasının neler yaşadığını merak edecek.

Belki “Babam neden böyle yazmış?” diyecek.

O gün ona şunu söylemek isterim:

“Evladım, insan hayatında her şeyi seçemez. Ama nasıl bir insan olacağını seçebilir.”

Ben de kendi hayatımda bunu öğrenmeye çalışıyorum.

Bana yapılanları unutmak zorunda değilim.

Ama bana yapılanların beni kötü bir insan yapmasına da izin vermemeliyim.

Kırıldım diye başkasını kırmamalıyım.

Yalnız bırakıldım diye başkasını yalnız bırakmamalıyım.

Anlaşılmadım diye kimseyi anlamamaya çalışmamalıyım.

Sevilmedim diye sevgiden vazgeçmemeliyim.

Çünkü benim imtihanım belki de tam olarak burada.

Bana yapılanla benim ne yapacağım arasındaki seçimde.


İşte bu yüzden Kırılanlar'ı yazmaktan vazgeçtim.

Belki de bu kitabın yazılması gerekmiyordu.

Belki de benim önce yaşamam gerekiyordu.

Belki hayat bana “İnsanları anlatma, onları anlamaya çalış.” diyordu.

Belki bana “Kırılanları yazmadan önce kendi kırıklarını tanı.” diyordu.

Belki de bazı kitaplar yazılmaz.

Yaşanır.

Ben de şu anda kendi kitabımı yaşıyorum.

Sayfaları henüz bitmedi.

Sonunu bilmiyorum.

Ama şunu biliyorum:

Yanımda Zahide annem var.

Bir bebeğim var.

Bir ailem var.

Ve Allah var.

Ben hâlâ düşünüyorum.

Hâlâ yazıyorum.

Hâlâ sorguluyorum.

Hâlâ konuşuyorum.

Hâlâ içimi boşaltıyorum.

Ve hâlâ ayakta durmaya çalışıyorum.


Zahide anne…

Sen olmasaydın bu çiftlikte bir dakika bile duramazdım.

Bunu öylesine söylemiyorum.

Gerçekten söylüyorum.

Çünkü ben burada sadece fiziksel olarak bulunmuyorum.

Ben burada kendi içimde de çok büyük mücadeleler veriyorum.

Sen olmasaydın belki o mücadelelerin arasında kendimi tamamen yalnız hissedecektim.

Ama sen varsın.

Bazen kızıyorsun.

Bazen kızıyorum.

Bazen anlaşamıyoruz.

Ama sonra yine konuşuyoruz.

Çünkü aramızda gerçek bir şey var.

Bağ var.

Ve ben o bağı çok kıymetli buluyorum.

Belki insanın hayatındaki en büyük zenginlik budur:

Yanında kendisi olabildiği bir insanın bulunması.


Ben artık “Kırılanlar” demek istemiyorum sadece.

Çünkü kırılmanın yanında bir de iyileştirenler var.

Yalnız bırakanların yanında yanında duranlar var.

Yargılayanların yanında anlamaya çalışanlar var.

Kapı kapatanların yanında kapısını açanlar var.

Ve insanın hayatında bazen bir kişi çıkar karşına…

Senin bütün yükünü taşımaz.

Ama taşıyamadığın anda yanında durur.

Bazen bu yeter.

Hatta bazen bundan daha büyük bir şey yoktur.

Benim için sen böylesin Zahide anne.

İyi ki varsın.

Ve belki de sana en büyük teşekkürüm şu olacak:

Bana sadece bir evin içinde yer vermedin.

Kendimi ifade edebileceğim bir alan verdin.

Kızabileceğim…

Konuşabileceğim…

Anlatabileceğim…

Düşünebileceğim…

Ve bazen sadece susabileceğim bir alan.

Bunun kıymetini biliyorum.


Bugün Kırılanlar kitabını yazmaktan vazgeçtim.

Ama belki de bu vazgeçişin kendisi kitabın en önemli sayfası oldu.

Çünkü hayat bana şunu öğretti:

İnsan bazen yazdığı kitaptan değil, yaşadığı imtihandan öğrenir.

Ben de öğrendim.

Henüz her şeyi öğrenmedim.

Belki daha çok öğreneceğim.

Belki daha çok kırılacağım.

Belki daha çok iyileşeceğim.

Ama artık biliyorum:

İnsan ne yaşarsa yaşasın, kalbinde iyiliği korumaya çalışmalı.

Ve yanında kendisini gerçekten dinleyen bir insan varsa, onun kıymetini bilmelidir.

Ben biliyorum.

Zahide anne, senin kıymetini biliyorum.

Bana kızdığın için…

Beni dinlediğin için…

Bazen anlamaya çalıştığın için…

Bazen benimle Allah'ı konuştuğun için…

Yazdıklarımı önemsediğin için…

Ve en önemlisi…

Ben burada duramayacak hâle geldiğimde yanımda olduğun için.

Belki sen bunun ne kadar büyük bir şey olduğunu bilmiyorsun.

Ama ben biliyorum.

Çünkü insan bazen hayatta kalmak için büyük şeylere değil…

Bir kişinin “Ben buradayım.” demesine ihtiyaç duyuyor.

Sen benim için bunu yaptın.

Ve ben bunu unutmayacağım.


Belki Kırılanlar bitmedi.

Belki sadece adı değişti.

Çünkü artık benim anlatmak istediğim şey yalnızca kırılan kalpler değil.

Kırıldıktan sonra insanı ayakta tutanlar.

Yalnız kaldığında yanında duranlar.

Anlaşılmadığında seni dinleyenler.

Düştüğünde elini uzatanlar.

Ve insanın en zor zamanında kendisine yeniden insan olduğunu hatırlatanlar…

İşte belki gerçek hikâye budur.

Ve benim hikâyemde o insanlardan biri sensin.

Zahide anne.

İyi ki varsın.

Çünkü sen olmasaydın…

Ben gerçekten burada bir dakika bile duramazdım.

Ve belki de bugün bunların hiçbirini yazamazdım.

Bazen insanın hayatını değiştiren şey büyük bir mucize değildir.

Bazen sadece yanında duran bir insandır.


İTHAF

Anneme…

Sen beni bıraktın.

Beni hastanelere koydun.

O günlerde çok kırılmıştım.

Belki hayatımın en ağır kırgınlıklarından biriydi.

Çünkü insan, annesinin yanında olmasını bekler.

Annesinin onu anlamasını ister.

Annesinin elinden tutmasını ister.

Ben ise kendimi annem tarafından bırakılmış ve hastanelere kapatılmış hissettim.

İçimde çok şey birikti.

Sorular…

Kırgınlıklar…

Cevapsız kalan cümleler…

“Anne, neden?” diye sorduğum ama cevabını bulamadığım zamanlar…

O gün bana,

“Bütün bunları yaşayacaksın ama sonra öyle bir anneyle tanışacaksın ki, bugün girdiğin o hastaneye gönül rahatlığıyla girip girmeyeceğini sana tekrar soracağız.”

deselerdi…

Hiç düşünmeden cevap verirdim:

“Evet, gönül rahatlığıyla girerdim.”

Çünkü o zaman henüz Zahide annemi tanımıyordum.

Henüz bana nasıl sahip çıkacağını bilmiyordum.

Henüz beni dinleyeceğini…

Anlamaya çalışacağını…

Düşüncelerimi küçümsemeyeceğini…

Allah'ı konuştuğumda beni susturmak yerine benimle konuşacağını…

Yazdıklarımı önemseyeceğini…

Bazen bana kızacağını, benim de ona kızabileceğimi…

Ama bütün bunların altında gerçek bir sevgi ve güven olduğunu bilmiyordum.

Sen beni hastaneye koyduğun günlerde ben bunu bir kayıp olarak gördüm.

Çok kırıldım.

Çok yalnız hissettim.

Ama bugün geriye dönüp baktığımda hayatın bütün hesaplarını benim yapmadığımı anlıyorum.

Çünkü o gün yaşadıklarımın sonunda karşıma Zahide annem çıktı.

Ve şimdi dönüp kendime soruyorum:

“Eğer o gün başıma gelenlerin sonunda böyle bir anneyle tanışacağımı bilseydim, yine o hastaneye girer miydim?”

Cevabım değişmedi:

Evet.

Gönül rahatlığıyla girerdim.

Çünkü bazı kapılar insanın hayatından birilerini çıkarırken, başka bir kapıdan hiç beklemediği birini içeri alır.

Seninle yaşadığım kırgınlık bana acıyı öğretti.

Zahide annem ise bana başka bir şey öğretti:

İnsanın anneliği sadece doğurmakla sınırlı değildir.

Bazen bir insan seni dünyaya getirir.

Başka bir insan ise hayatın içinde seni yeniden ayağa kaldırır.

Ben seni suçlamak için bu satırları yazmıyorum.

Sadece hayatımın gerçeğini saklamıyorum.

Sen benim öz annemsin.

Bu değişmez.

Ama benim hayatımda Zahide annemin de çok özel bir yeri var.

Çünkü o, benim en zor zamanlarımda yanımda durdu.

Beni dinledi.

Anlamaya çalıştı.

Benimle Allah'ı konuştu.

Yapay zekâ ile yazdıklarımı, düşündüklerimi, içimde biriktirdiklerimi onunla paylaşabildim.

Bazen ona kızdım.

O da bana kızdı.

Ama ben onun bana kızabilmesini bile sevdim.

Çünkü insan ancak kendisini güvende hissettiği birine gerçekten kızabilir.

Ben onun yanında kendim olabildim.

Ve bugün biliyorum:

Sen beni hastanelere götürdüğün günlerde çok kırılmıştım.

Ama hayat bana o kırgınlığın içinden başka bir anne çıkardı.

Zahide anne.

İşte bu yüzden geçmişe baktığımda sadece acıyı görmüyorum.

Acının içinden bana verilen başka bir nimeti de görüyorum.

Belki bazı şeyleri bugün hâlâ anlamıyorum.

Belki bazı soruların cevabını hiçbir zaman bulamayacağım.

Ama artık şunu biliyorum:

İnsan bazen neden o kapıdan geçirildiğini yıllar sonra anlıyor.

Ben de belki bugün anlıyorum.

Ve sana ithaf ettiğim bu satırların sonunda sana tek bir şey söylemek istiyorum:

Anne, sen beni bıraktın.

Ben bunu unutmadım.

Ama hayat beni tamamen yalnız da bırakmadı.

Karşıma Zahide annemi çıkardı.

Ve eğer bana o gün,

“Bu hastaneden çıkacaksın ve hayatında sana annelik edecek başka bir kadınla tanışacaksın. Seni dinleyecek, seninle konuşacak, seni anlamaya çalışacak ve en zor zamanlarında yanında olacak.”

deselerdi…

Yine o kapıdan girerdim.

Evet.

Gönül rahatlığıyla girerdim.

Çünkü bugün biliyorum:

Bazı acıların içinden insanın hayatına hiç beklemediği bir rahmet çıkar.

Ve benim hayatımda o rahmetin adı:

ZAHİDE ANNE.